NURAY MERT
Karışık kafalar, IŞİD’in Musul’u alıp ilerlemesi karşısında daha da karıştı. Yok, Ortadoğu’da olanlar karşısında kafa karışıklığını yadırgıyor değilim; yeter ki bu karışık kafalar bir de analize girişip insanların kafasını daha da karıştırmasın.
Evet, Ortadoğu’da yaşanan karmaşayı izah etmek, yorum yapmak hayli zor, ama bilmeden bilmişlik yapmanın da alemi yok.
Oysa IŞİD meselesi o kadar da anlaşılmaz değil.
IŞİD’i getiren süreç
Irak’ta işgal sonrası siyasi tablo giderek bir mezhep savaşları çerçevesine oturdu. Bu tablonun geri planında bölgesel güç savaşları da vardı, çöken bir sistem ve savrulan bir toplumun içine girdiği muazzam çözülmenin sonuçları da.
Sonrasında, Suriye rejimine karşı girişilen savaş Irak’taki dengeleri de etkiledi. Baştan Batı dünyasının da bölgedeki müttefiklerinin de desteklediği muhalefet, bir yandan düpedüz bir Sünni ittifakı haline geldi, diğer yandan yerli yabancı radikal İslamcı grupların denetimine girdi.
Hesaplar karıştı, dahası baştan yapılan hesaplar boşa çıktı ve nihayet iş toptan çığrından çıkmış oldu. Suriye’nin kuzeydoğusunda El Kaide’ye bağlı gruplar, bölge ülkelerinin dolaylı, dolaysız desteğiyla güçlendi. İşte IŞİD bu sürecin sonucu…
Değişen dengeler
Irak’ta, özellikle de Şii ağırlıklı yönetime iyice yabancılaşan Sünni bölgelerde radikal grupların güçlenmesi için uygun bir zemin oluşmuştu. Bu zemin Irak’ta İran’a karşı vekaleten savaş veren başta Suudi Arabistan ve Körfez olmak üzere, Sünni ülkeler tarafından beslenip büyütüldü. Suriye’de aynı zeminde hareket edenler bu tabloya eklendi.
Sonuçta, bir yanda ‘Arap Baharı’nın çuvallaması, diğer yanda Suriye krizinin baş edilemez hale gelmesi bölgesel dengeleri değiştirdi. ABD-İran yakınlaşmasının ardındaki tablo buydu. Irak’ta IŞİD adı altında girişilen hamle ve hareketlenme, büyük ölçüde bu yakınlaşmaya Sünni devlet ve güçlerin verdiği tepkiyle alakalı. İki yıldır Türkiye’de ‘misafir’ olan eski Irak devlet başkanı yardımcısı Tarık Haşimi’nin, “Mesele IŞİD değil, Sünnilerin isyanı” demesi bu nedenle.
‘Rehine’ mi? Ben demedim, Haşimi dedi!
Gerçi Haşimi, olup bitenleri, Irak içinde yaşayan Sünnilerin Başbakan Nur el Maliki’nin Şii yönetimine isyanı gibi takdim ediyor ama, aslında isyan eden Sünniler Irak’ta yaşayanlardan ibaret değil, umudunu radikal gruplara bağlayan fakir fukaradan ibaret hiç değil. Bunu da, Ortadoğu’da olan biten her şeye ve son olarak IŞİD’e Alaaddin’in lambasından çıkan cinle karşılaşmış gibi şaşkınlıkla bakanlar dışında herkes biliyor.
Ülkesinin 100 civarında vatandaşı rehin alınmış bizlerin bu konuda fikir yürütmesi yasak olduğu için biz bu mevzunun Türkiye ayağından fazla söz edemeyeceğiz. Oysa, ülkenin misafiri Haşimi, “İstenirse rehinler için aracı olurum” diye demeç verebiliyor (Sabah, 22 Haziran). Ne rehinesi? Biz böyle bir şey görmedik, duymadık, söylemedik, Haşimi söyledi!
Muhalefet sansüre boyun eğmiş oturuyor
Daha tuhafı, memleketin muhalefeti de, böylesi bir sansüre boyun eğmiş oturuyor, ‘milli konular’, ‘hassas meseleler’ siyasete alet edilmemeliymiş! Bu denli önemli konular siyaset alanında tartışılmayacaksa daha ne konuşulacak bilemiyorum.
Kimse, ABD’nin Libya büyükelçisi öldürüldüğünde Obama’ya çektirilenleri hatırlamıyor galiba. Obama’nın ikinci seçim dönemi, bu olayın hesabını vermekle geçti; Hillary Clinton sorumluluğu üstlenip çekildiği halde, Cumhuriyetçiler seçim döneminde o denli büyük bir baskı oluşturdu ki Obama seçimi kazandı ama, dış siyaset çizgisini değiştirmek zorunda kaldı.
İktidar partisi, örnek olarak 100 küsür yıl öncesi İngiltere’yi baz alıyorsa, mesela 150’den fazla yıl önce Palmerston’un önce üçlü bir dışişleri bakanı, sonrasında başbakan olarak, parlementoda dış politika konusunda muhalafet karşısında nasıl ter döktüğünü, ilgili kaynaklardan bir okusunlar isterim (Palmerston, 19’uncu yüzyıl Osmanlı’sı için de önemli bir isimdir, aşina olduğumuz için onun adını verdim, okumuşken bizle alakalı olayları da öğrenmiş olurlar).
İktidar yanlısı basını yine ‘ışık tutuyor’!
Diğer yandan, iktidar yanlısı basın, basına sansür sayesinde, rehine olayını geçiştirmekte zorlanmadı ama, meftun oldukları komplo teorileri doğal olarak IŞİD meselesine de ‘ışık tutmaya’ devam ediyor.
‘IŞİD işinin içinde iş varmış…’ Tabii ki var da, o işler tam olarak onların ima ettiği işler değil. IŞİD’i Esad destekliyormuş, İslam’ın adını lekelemek için ve daha bir sürü nedenle İsrail, Batı, İran, hepsi bu işin içinde, IŞİD’in ardındaymış…
Belli ki, bu işin ardında olmayan bir tek başta Türkiye olmak üzere Sünni dünya ve Irak Sünnilerinin kahramanı misafirimiz Haşimi var. Yok, diyor iktidar yanlısı basın, onların ‘bakış açısı’na göre olay daha da büyük: ‘Asıl mesele Sünni dünyanın yükselişinin bu tür olaylarla engellenmeye çalışılması ve ABD-İran yakınlaşması tam da bu amaca hizmet ediyor/edecek.’
‘Sünni dünyanın yükselişi’ değil, çöküşü!
Gerçekten de, ABD ve Batı dünyasının İran ile yakınlaşmasının bölgesel dengeler açısından önemi ve anlamı büyük ve belki de daha da büyük olacak. Ama gözden kaçırılan husus şu: Bu noktaya gelinmesinin nedeni ‘Sünni dünyanın yükselişi’ değil, çöküşü!
Bunca yıldır Batı’nın baş müttefiki Sünni ülkeler, rejimler öyle bir noktaya geldi, o kadar kabili muhatap olmaktan çıktı ki Batı için İran ile müzakere etmek daha mantıklı hale geldi.
Meydan okumak başka, meydanlarda nutuk okumak başkadır!
En önemlisi, olay (bizimkiler için lideri Türkiye olduğu varsayılan) Sünni dünyasının Batı’ya meydan okuması falan değil. Başta Türkiye, ‘meydan okumak’tan, meydanlarda nutuk okumayı kastediyor olabilir ama, malum buna meydan okumak denmez.
100 yıldır, ‘Silah ver, para ver, destek ver’ demek midir Sünni dünyanın yükselişi ve Batı’ya meydan okur hale gelmesi? ‘Suriye’ye neden müdahele etmedin, muhaliflere silah vermedin?’ demek midir Batı’yı sorgulamak? İran’la yakınlaştı diye paçaları tutuşmak mıdır?
Bırakalım büyüklere masalları
Bırakalım bu büyüklere masalları da, Irak krizinde İran’a danışılır, görüşülürken Türkiye’nin esamesinin okunmamasının anlamını ve sonuçlarına kafa yormaya çalışalım.
Son not olarak, malum kol kanat germeye çalıştığımız Irak Türkmenleri konusu da biraz karışıktır. Zamanında Türkmenlerin önemli bir kısmının Şii olduğunu hesaba katmadığımız için yapılan hesap hatalarını hatırlayalım. Şimdilerde mezhep unsuru daha da önemli hale geldi. Meclise Sadr grubundan giren Türkmenler olduğu gibi, Sadr ordusuna yazılan Türkmenler de var. Onlarla ilişkiler ve etkileşim nasıl olacak merak ediyorum. Umarım büyük oynamak adına fantastik işlere girişillmez, mesela bu Türkmenler üzerinden Şii ittifaka tesir etme hayaline falan kapılmaz kimse.